Cari Küresel Düzende Ortadoğu Çatlağı

Son dönemde Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkan sistem eksenli transformasyonu tarihin normalleşmesi olarak tanımlıyor Davutoğlu. İkinci dünya savaşından sonra bölgede kurulan ulus-devlet eksenli otoriter yapılar aslında tarihin normal akışına set koyan ve kendi toplumlarından dinamiklerini almayan meşruiyet krizi üreten yapılar ola gelmiştir. Özellikle sömürgecilik ve Soğuk Savaş şartlarında bölgedeki düzen kurulmuş ve Batı’nın bölgesel stratejileriyle uyumlu bir denklem inşa edilmiştir.

Bunun sonucu olarak yüzyıllar boyu birlikte yaşamış toplumlar özellikle suni milliyetçilik, mezhep ve etnik ayrımcılık dalgalarıyla birbirinden kopuk kopuk yaşamış ve bir güven bunalımının bölgede içselleşmesine sebebiyet vermiştir. Batı’nın sömürgeci yapısı içerisinde jeopolitik ve jeoekonomik eksenli mekan-çevre algısında “çevre”yi oluşturan Ortadoğu bölgesi 19. yüzyılda endüstri devrimiyle ivme kazanan ve bugüne kadarda devam edeğelen sömürgeci merkezlere kaynak aktarımını sağlayacak özel ekonomik yapılar olarak inşa edildi.

20. yüzyılın son çeyreğinde politik nitelikli yeni-oryantalizmin kavramsallaştırılması ile teorik bir zemin kazanan, ve özelde Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezi ile Soğuk Savaş sonrası düzen arayışında çatışmacı ve tehdit odaklı bir diyalektik inşa edildi. Özelde 11 Eylül sonrasında çeşitli enstitüler, think tank ve benzeri kuruluşlar aracıyla Ortadoğu bölgesi ve dolayısıylada İslam coğrafyasının küresel düzeni tehdit eden merkez coğrafya algısını insanların zihinlerine son derece yüzeysel ve yanıltıcı yanılsamalar şeklinde kodlanmaya çalışılmıştır.

Bu yanılsamalar aslında İslam coğrafyasını tarihin akışının dışına itmekte ve küreselleşme sürecinin ayrık otları gibi gösterilerek insanlığın genel serüvenin dışına itilmeye çalışılmaktadır. Sosyal darvinism çerçevesinde hiyearşik ve evrimsel süreç temelini referans alan batı merkezci (Eurocentric) anlayış hala entellektüellerin ve politika yapıcıların bölgeye dair toplumsal olayları anlamlandırma sürecinde temel alınmaktadır.Nitekim Arnold Toynbee’nin A Study of History başlıklı kitabında İslam medeniyetinin de bulunduğu bütün yerel medeniyetlerin son dönemlerini yaşamakta olduğunu ve Batı medeniyetinin etkisi karısında zamanla kaçınılmaz bir şekilde tasfiye olacağını belirtmesi buna güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Bölgedeki en ufak toplumsal hareketlenmeyi “radikal” İslam terminolojisine indirgeyip tarihinin normal akışına jeopolitik tonu ağır basan yorumlar yapılmakta ve bölge dışından müdaheleleri küresel düzenin önemli ve gerekli yapı taşları olarak sunulmaktadır. Küreselleşmeyi sadece tek yönlü bir fenemon olarak anlamlandıran dominant diskur bölgenin kendi içindeki dinamizmini hep tehlikeli görme eğilimde olmuştur. Güvenlik ve istikrar söylemi adı altında otoriter rejimler Batılı ülkeler tarafından desteklenmiş ve rejimlere Batı merkezli bir meşruiyet sağlanmış. Bu aslında Soğuk Savaş mantığının bölgede hala geçerli bir düzen olarak devam etmesine sebep olmuştur.

Soğuk Savaş’ın güçlü bir şekilde hisseden Ortadoğu dışındaki coğrafi bölgeler bile 90’lardan sonra kalkınma ve refahın nimetlerinden faydalanmaya başlamış ve küresel sistemin içerisinde kendi toplumsal dinamizmi ile uyumlu bir yer tayin etmeye başlamışlardır. Ortadoğu bölgesinde ise böyle bir tarihsel dönüşüm ve normalleşmeden bahsedebilmek mümkün olmadı zira bölgede statükoyu koruma adına anormal şartlar sürdürülmeye devam edilmiş ve bölgedeki kültürel, ekonomi-politik ve siyasi dinamizm rejimler tarafından çeşitli mekanizmalarla bastırılmaya çalışılmıştır.

Uluslararası camia ise Ortadoğu’daki çıkarları uğruna bu baskılara göz yummuş ve “evrensellik” iddiasında bulundukları değerleri sadece gerekli gördükleri yerlere ihraç etme eğiliminde olmuşlardır. Bu aynı zamanda Batılı devletlerin jeopolitik ve jeoekonomik çıkarları ile bölgede yükselen özgürlük talepleri arasındaki ters orantıyı göstermesi bakımından önem arz etmektedir.

İnsanlığın ortak mirası olan değerleri coğrafi ayrıma tabi tutan batı merkezli küresel düzen Tunus ve Mısır’da yaşanan bu toplumsal patlama sonucunda bir kırılma ile karşı karşıya kaldığını ve bölgede yeni bir düzen inşasının gerekli olduğunu bizlere göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Bu kırılmanın vermiş olduğu şaşkınlıktan ötürü bölgedeki gelişmeler hakkında Batı cephesinin güçlü aktörleri çok kısık tonlu açıklamalar yapmış ve tarihin normalleşme sürecinin karşısında tedirgin bir bekleyiş içerisine girmişlerdir. Aslında bu toplumsal patlama bugünkü küresel sürecin ve düzenin İslam toplumlarının tarihi ve coğrafi gerçekliğini dışlayarak ya da ihmal ederek başarıya ulaşamıyacağını bizlere teyit etmiştir.

İslam havzasındaki bu hareketlenme demografik anlamda genç nüfusun artması ve işsizlik oranına negatif anlamda yansıması, eğitimin artmasıyla beklentilerin çoğalması, eşitsizliğin ve fakirliğin gittikçe yaygın hale gelmesi ve bölge halkının onurlu ve haysiyetli yaşama isteği, ve en önemlisi bölgede var olan adalet travmasıyla çok yakın bir ilişkisi olduğunu belirtmek gerekiyor. Tunus’ta genç bir işsizin kendisini ateşe vermesiyle dalga dalga yayılan bu yangın bütün bölgeyi içine alabilecek bir potansiyele sahip. Nitekim, Mısır’da Mübarek’in devrilmesi, Yemen’de Ali Abdullah Salih’in başkanlığa tekrar aday olmayacağını açıklaması, Ürdün’deki kabine değişikliği, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Arap Dünyası’na reform çağrıları. Cezayir’de yine bir kişinin kendisini yakmasıyla başlayan gösteriler Ortadoğu’da statükonun çatırdağını ve toplumsal iradeye dayanan yeni bir düzen inşasının kuvvetlendiğini gösteriyor.

Her ne kadarda “evrensel” değerler Avrupa dışı alanlara yaygınlaşmamış olsada modernleşmenin bir takım unsurları Ortadoğu coğrafyasında etkinlik kazanmış ve bir takım yeni kanallar açmıştır. Özellikle teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte iletişim araçların gelişmesi ve artık CNN, BBC gibi enformasyon merkezlerinin monolitik ve tek yönlü bir şekilde olayları tasvir edebilmesinin imkansızlığı bizleri bir anlamda iletişim devrimiyle karşı karşıya bırakmıştır. Daha önce sadece resmi kanallar ve yarı resmi gazeteler varken şimdi yüzlerce özel Arap televizyonların olması, ki bunun başında El-Cezire geliyor, bilginin ve haberin batı ve devlet elinde tekelleşmesini kıran bir süreci beraberinde getirmiştir.

Bu ise artık topluma devlet merkezli bir enformasyon empoze etmenin önünü kesmekte ve artık toplumların kendilerine anlatılanlardan farklı bir dünya olduğunun anlayabilme imkanı sağlamaktadır. Diğer bir ifadeyle, gerçekleşen iletişim devrimi ve bilgi ve haber kaynaklarının çeşitlenmesi Batı’nın güçlü medya kurumlarının inşa ettiği diskura bir meydan okuma fırsatı açmakta ve enformasyon akışının tersine çevrilmesine ivme kazandırmaktadır.

Dahası Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım ağları artık sıradan bir vatandaşın bile yaşadığı ve şahit olduğu olayları insanlarla paylaşabilmeyi ve aynı zamanda kendi hikayesini ve diskurunu herhangi bir sansüre ve filitreye maruz kalmadan anlatabilme imkanı veriyor. Artık sıradan bir vatandaş bu sosyal paylaşım ağlarıyla güçlü olmaksızın devletin anlattığı hikayeye meydan okuyabiliyor. Bu meydan okuma ise beraberinde bir direnç bilinci ortaya çıkartıyor. Özellikle Tunus ve Mısır olaylarında Facebook ve Twitter’da paylaşılan videolar insanların direnç bilincini daha fazla keskinleştirmiş ve direniş kültürünün kitleselleşmesine neden olmuştur. Bu direnç kültürünün içselleşmesi ise Arab rejimlerinin sürdürülebilirliliğine temelden sarsan bir etki yaratmış ve manevra alanlarını çok ciddi anlamda daraltmıştır.

Kısacası, bütün bu noktaları birleştirdiğimizde ortaya çıkan tabloda Batı merkezli küresel düzenin üretmiş olduğu “güvenlik ve “istikrar” yapıların bir kırılma ve meşruiyet bunalımı ile karşı karşıya olmasıdır. 20. yüzyılın başlarından itibaren bugüne dek süre gelen düzende İslam coğrafyasındaki ham madde ve kaynakların kullanımı ve küresel sistemin sömürgeci yapının ihtiyaçlarına göre planlanması ekonomik kaynaklar ile yerel ihtiyaçlar arasındaki bağı koparan yoğun bir ekonomik yabancılaşma sürecini beraberinde getirmiştir. Bu ekonomik yabancılaşma ise adalet travmasını derinleştirmiş ve bölge halkının siyasi, ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarının otoriter yapılarla küresel sistemin dışında tutulmaya çalışılmıştır.

Bu dışlanmayı güvenlik, istikrar ve “radikal” İslam parametreleriyle kavramsal bir zemine oturturmaya çalışan ve bölgedeki olağanüstü hal kültürünü düzenin parçası haline getiren cari küresel düzen paradoksal bir şekilde ürettiği teknolojik imkanlarla kendi düzenindeki adaletsizliği gözler önüne sermiştir. Bugün bölgede yaşadığımız bu toplumsal patlama ve meydan okuma sadece bölge içi bir meydan okuma değil aynı zamanda cari küresel düzenin “evrensel” değerlerinin uygulamada ne kadar yerel ve seçici kaldığının çifte standardını gösteren bir çatlaktır.

“Evrensellik” ile jeoekonomik ve jeopolitik çıkar arasındaki sıkımış olan Batı ise kendi değerleriyle psiko-sosyo ve ontolojik düzeyde bir hesaplaşmayla karşı karşıya. Süngülerle taht yapıp üzerine oturmaya çalışan cari düzenin artık insan hakları, adalet ve özgürlük ilkelerini yok sayıp bir “güvenlik” ve “istikrar” oluşturamayacağı bir döneme girdiğini söyleyebiliriz.

The democratic fault line of Israeli-Egyptian Equation

Over the last few weeks the Middle East region has been witnessing an unprecedented dynamic uprising that have sent shockwaves across the region. Starting from Tunisia then spreading to Egypt the uprising of people once again crystallizes the outrage and anger that has been fueled by the authoritarian policies unable to offer well-functioning governance for its subjects. Both Tunisia and Egypt has been famous for their strategic significance and lynchpin for Western states, in particular the US and Israel.

The current uprising against Mubarak invokes fear and concern among Israelis, given the long-lasting ally in the region is potentially to fade away. For three decades, Mubarak has been the most significant part of Israel’s geopolitical equation enabling Israel to fix the condition of her southern front. With the Camp David accord in 1979 Israel successfully tamed Egypt once being the center of pan-Arabism that had triggered conflict with Israel leading to two wars.

Now the ongoing upheaval prompts a question about how Egypt is going to look like in post-Mubarak era. What is sure is that “no matters what the outcome of Egyptian uprising will be, Egypt has already changed and the regional has been altered”, argues Shibley Telhami from Brookings Institute. To explain the developments in Egypt in a nutshell we can claim this: Egyptian foreign policy and Israeli-Egyptian relations will not be the same.

In fact, one scenario that has been picked up mostly and deliberately is the fear of Egypt being taking over by the Islamist and become another Iran that would downgrade diplomatic and commercial ties and casting doubt on the long-term survival of the two countries’ 1979 peace treaty meaning less security to Israel. Recently, Prime Minister Benjamin Netanyahu warnings of an Iranian-style Islamist revolution in Egypt should Mubarak’s Muslim Brotherhood rivals eventually take over make more sense putting in this context. The collective memory and mindset build around the 1979 revolution in Iran is one of the most significant components why Israel is more cautious with the unfolding events.

Iran, once the primary strategic alliance as part of peripheral doctrine, became Israel’s most threatening enemy in the region in the aftermath of the revolution. This mindset is deeply embedded at the political and cultural level that Israel is eagerly supportive of autocratic regime rather than having democracies in the Arab states which is why Israeli officials regularly pronounced the importance of stability of Egypt. In fact, stability has been the primary principle driving the course of both US and Israel’s foreign policy towards the region. Flavored with the rhetoric of “democracy” stability is what is being put forward as the model for Arab states that facilitated to keep these regimes at bay consistent with their security interests. And yet what these upheavals illustrate is that stability and security cannot be sustained at the expense of democracy, human rights and freedom.

Admittedly, the concern is not the fear of radical Islam but the likelihood of states in the region becoming independent trough “destabilization”. Washington in particular does not have any problem with radical interpretation of Islam, given the close alliance with Saudi Arabia. On the contrary, the US and its allies have recurrently put their support behind radical Islamists to prevent the threat of secular nationalism. Zia ul-Haq, for instances, who was supported to significant extent by the US carried out a programme of radical Islamisation with the help of Saudi funding. Constructing discourse as such that predict a radical Islam flourishing after the demise of the current autocratic regimes is rather a reflection of geopolitical calculus.

Israel knows that any “destabilization” could become costly in geopolitical terms. After all the deteriorating relationship with Turkey is a good example why democratization in Israel’s immediate region/backyard can become detrimental to Israel’s regional alliances. As democratization finds inroads into Turkish political system the clout of military, which was the backbone of Turkish-Israeli relationship, has been reduced to a significant extent bringing civilian power and will to the center of policy-making.

Also as democratic culture started to consolidate and institutionalized the influence of public opinion gains more weight over the political decisions and Turkey stands as a good example given the role of public opinion in influencing Turkey’s refusal of passage of American troops for invading Iraq in 2003.

Therefore, it should not come as a surprise and incomprehensible when Peres told in one of his interview to US-based Defense News magazine that the military in Turkey has preserved democracy and yet mentioned outspokenly about his disappointment about the change in the balance of power in favor of the civilians. Given the fact that Israel’s regional ties have always been with the ruling elites who does not have social legitimacy and foundation, there is a significant correlation between Israel’s regional geostrategic equation with prevention of transition towards open and democratic political system. Indeed, if any comprehensive change takes root in Egypt it will likely have regional repercussions in the medium and long-term and if the Middle East’s state order in general is built on social values, Israel will pay the biggest price.

Hence for Israel the lesson is that these domestic changes towards democratization can have significant geopolitical ramifications which each time have resulted in loosing her most crucial regional allies both recently Turkey and Iran in the post 1980s. What Israel should think and find is to how to forge legitimate alliance and come up with a formula that facilitates engagement with civilian authorities and society groups in order to add a social foundation to future possible alliance. It should not come as a surprise, in this sense, why Israelis have responded to the unrest in Egypt with horror since the peace between Egypt and Israel was never been between to peoples but between their regimes.

All polls indicate pervasive Egyptian public anger with Israel that’s bound to be partly reflected in policy. And if democratic transition takes places in Egypt the ruling government will become likely sensitive to public demands. The popular grievances and hostility against Israel would surely put pressure to those who could potentially emerge as future political powers in Egypt narrowing the room to give concessions and forge alliance with Israel. In order to become legitimate actors internally in the eyes of Egyptian people it is probable that the future parties will be reluctant to be seen as being associated with Israel and lose credibility.

For decades people of the region, in particular Egyptians, has identified their own regimes as the client of the West and accused them of having close ties with Israel. While demanding dignity and freedom internally it should not be forgotten that Egyptian people is also demanding an independent and dignified profile in foreign issues. They want to see an Egyptian state that takes her issues in its own hand rather than just complying according to their patrons’ objectives as “puppet” states. An increase in popular sovereignty leads—as it almost certainly would in Egypt—to an even unfriendlier posture (in tone, if not in substance) toward Israel.

Thus, in this current turmoil the most potentially threatening force to Israel’s geostrategic interests is the popular will of Arab people. Hamas’ victory in the Palestine election of 2006 constitutes vivid evidence proving that democratic enterprises in the region are likely to be against Israel’s interest. Israel, in this sense, now faces a tough challenge that she needs to sort out soon if it wants to have, if any, leverage in the post-Mubarak era.

Israel must realize that it cannot sustain the current security regime at the expense of democracy, human rights and freedom that has been at place for some decades. Even if Egypt’s new leadership takes a more moderate path (Turkish model), what matters most is that Egypt cannot be taken for granted anymore by Israel. As Rosenberg put it “the new Egypt will not repudiate a peace treaty with Israel that has saved so many lives on both sides but it will not be Israel’s accomplice in maintaining the occupation either.” What this transformation actually indicates is that Egypt will no longer serve as Israel’s enforcer.

Lastly, Israel’s narrative of being the only democratic country in the region will greatly suffer if a true democracy enters to Arab countries, in particular to Egypt. On contrary, Israel will be seen less democratic given its apartheid state policy that does not acknowledge self-determination of the Palestinians. This in turn could potentially make it harder to maintain the unique relationship with the US and weakening the single biggest rationale for the exceptional support of Israel by America.

http://www.orsam.org.tr/en/showArticle.aspx?ID=412

Obama’ya Cumhuriyetçi ayarı

Kasım başında Amerikalı seçmenler, Temsilciler Meclisi’nin tamamı, Senato’nun 37 üyesi Eyalet Meclisleri üyelerini belirlemek üzere sandık başına gitti. Dört yıllık bir aradan sonra Demokratlar 2006 ve 2008 yıllarında kazanmış oldukları çoğunluğu bu sefer Cumhuriyetçilere karşı koruyamadı. Cumhuriyetçiler 435 üyelik Temsilciler Meclisi’nde var olan sandalye sayısına 60 üye daha ekleyerek toplamda 240 sandalye kazanarak 1940 tarihinden beri en büyük çoğunluğu elde ettiler. 100 üyeli Senato’da ise Cumhuriyetçiler 6 üye daha kazanarak sandalye sayısını 47’ye yükseltirken Demokratlar 51 üye ile çoğunluğu korudular.

Yapılan analizler, Obama’nın böyle bir güç kaybı yaşamasının arkasında uygulamış olduğu ekonomi ve sağlık politikaları olduğu yönünde. Küresel krizin hemen sonrasında “değişim” diskuru ile umut vadeden Obama, etkin mali politikalar üretememesi ve istihdam, sağlık reformu, vergilendirme ve trilyonları bulan bütçe açığı konusunda herhangi bir çözüm formülü ortaya koyamaması bu sefer kendisini krizin kurbanı haline getirdi. Seçmenlerin bu anlamda Cumhuriyetçilere doğru kayması Amerikan halkında var olan bu memnuniyetsizliği ortaya koyması bakımından önemli bir mesaj olarak görmek gerekiyor.

Devamini oku; http://www.stargazete.com/acikgorus/obama-ya-cumhuriyetci-ayari-haber-320591.htm

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.