Cari Küresel Düzende Ortadoğu Çatlağı
February 15, 2011 Leave a comment
Son dönemde Ortadoğu bölgesinde ortaya çıkan sistem eksenli transformasyonu tarihin normalleşmesi olarak tanımlıyor Davutoğlu. İkinci dünya savaşından sonra bölgede kurulan ulus-devlet eksenli otoriter yapılar aslında tarihin normal akışına set koyan ve kendi toplumlarından dinamiklerini almayan meşruiyet krizi üreten yapılar ola gelmiştir. Özellikle sömürgecilik ve Soğuk Savaş şartlarında bölgedeki düzen kurulmuş ve Batı’nın bölgesel stratejileriyle uyumlu bir denklem inşa edilmiştir.
Bunun sonucu olarak yüzyıllar boyu birlikte yaşamış toplumlar özellikle suni milliyetçilik, mezhep ve etnik ayrımcılık dalgalarıyla birbirinden kopuk kopuk yaşamış ve bir güven bunalımının bölgede içselleşmesine sebebiyet vermiştir. Batı’nın sömürgeci yapısı içerisinde jeopolitik ve jeoekonomik eksenli mekan-çevre algısında “çevre”yi oluşturan Ortadoğu bölgesi 19. yüzyılda endüstri devrimiyle ivme kazanan ve bugüne kadarda devam edeğelen sömürgeci merkezlere kaynak aktarımını sağlayacak özel ekonomik yapılar olarak inşa edildi.
20. yüzyılın son çeyreğinde politik nitelikli yeni-oryantalizmin kavramsallaştırılması ile teorik bir zemin kazanan, ve özelde Huntington’ın Medeniyetler Çatışması tezi ile Soğuk Savaş sonrası düzen arayışında çatışmacı ve tehdit odaklı bir diyalektik inşa edildi. Özelde 11 Eylül sonrasında çeşitli enstitüler, think tank ve benzeri kuruluşlar aracıyla Ortadoğu bölgesi ve dolayısıylada İslam coğrafyasının küresel düzeni tehdit eden merkez coğrafya algısını insanların zihinlerine son derece yüzeysel ve yanıltıcı yanılsamalar şeklinde kodlanmaya çalışılmıştır.
Bu yanılsamalar aslında İslam coğrafyasını tarihin akışının dışına itmekte ve küreselleşme sürecinin ayrık otları gibi gösterilerek insanlığın genel serüvenin dışına itilmeye çalışılmaktadır. Sosyal darvinism çerçevesinde hiyearşik ve evrimsel süreç temelini referans alan batı merkezci (Eurocentric) anlayış hala entellektüellerin ve politika yapıcıların bölgeye dair toplumsal olayları anlamlandırma sürecinde temel alınmaktadır.Nitekim Arnold Toynbee’nin A Study of History başlıklı kitabında İslam medeniyetinin de bulunduğu bütün yerel medeniyetlerin son dönemlerini yaşamakta olduğunu ve Batı medeniyetinin etkisi karısında zamanla kaçınılmaz bir şekilde tasfiye olacağını belirtmesi buna güzel bir örnek teşkil etmektedir.
Bölgedeki en ufak toplumsal hareketlenmeyi “radikal” İslam terminolojisine indirgeyip tarihinin normal akışına jeopolitik tonu ağır basan yorumlar yapılmakta ve bölge dışından müdaheleleri küresel düzenin önemli ve gerekli yapı taşları olarak sunulmaktadır. Küreselleşmeyi sadece tek yönlü bir fenemon olarak anlamlandıran dominant diskur bölgenin kendi içindeki dinamizmini hep tehlikeli görme eğilimde olmuştur. Güvenlik ve istikrar söylemi adı altında otoriter rejimler Batılı ülkeler tarafından desteklenmiş ve rejimlere Batı merkezli bir meşruiyet sağlanmış. Bu aslında Soğuk Savaş mantığının bölgede hala geçerli bir düzen olarak devam etmesine sebep olmuştur.
Soğuk Savaş’ın güçlü bir şekilde hisseden Ortadoğu dışındaki coğrafi bölgeler bile 90’lardan sonra kalkınma ve refahın nimetlerinden faydalanmaya başlamış ve küresel sistemin içerisinde kendi toplumsal dinamizmi ile uyumlu bir yer tayin etmeye başlamışlardır. Ortadoğu bölgesinde ise böyle bir tarihsel dönüşüm ve normalleşmeden bahsedebilmek mümkün olmadı zira bölgede statükoyu koruma adına anormal şartlar sürdürülmeye devam edilmiş ve bölgedeki kültürel, ekonomi-politik ve siyasi dinamizm rejimler tarafından çeşitli mekanizmalarla bastırılmaya çalışılmıştır.
Uluslararası camia ise Ortadoğu’daki çıkarları uğruna bu baskılara göz yummuş ve “evrensellik” iddiasında bulundukları değerleri sadece gerekli gördükleri yerlere ihraç etme eğiliminde olmuşlardır. Bu aynı zamanda Batılı devletlerin jeopolitik ve jeoekonomik çıkarları ile bölgede yükselen özgürlük talepleri arasındaki ters orantıyı göstermesi bakımından önem arz etmektedir.
İnsanlığın ortak mirası olan değerleri coğrafi ayrıma tabi tutan batı merkezli küresel düzen Tunus ve Mısır’da yaşanan bu toplumsal patlama sonucunda bir kırılma ile karşı karşıya kaldığını ve bölgede yeni bir düzen inşasının gerekli olduğunu bizlere göstermesi bakımından önem arz etmektedir. Bu kırılmanın vermiş olduğu şaşkınlıktan ötürü bölgedeki gelişmeler hakkında Batı cephesinin güçlü aktörleri çok kısık tonlu açıklamalar yapmış ve tarihin normalleşme sürecinin karşısında tedirgin bir bekleyiş içerisine girmişlerdir. Aslında bu toplumsal patlama bugünkü küresel sürecin ve düzenin İslam toplumlarının tarihi ve coğrafi gerçekliğini dışlayarak ya da ihmal ederek başarıya ulaşamıyacağını bizlere teyit etmiştir.
İslam havzasındaki bu hareketlenme demografik anlamda genç nüfusun artması ve işsizlik oranına negatif anlamda yansıması, eğitimin artmasıyla beklentilerin çoğalması, eşitsizliğin ve fakirliğin gittikçe yaygın hale gelmesi ve bölge halkının onurlu ve haysiyetli yaşama isteği, ve en önemlisi bölgede var olan adalet travmasıyla çok yakın bir ilişkisi olduğunu belirtmek gerekiyor. Tunus’ta genç bir işsizin kendisini ateşe vermesiyle dalga dalga yayılan bu yangın bütün bölgeyi içine alabilecek bir potansiyele sahip. Nitekim, Mısır’da Mübarek’in devrilmesi, Yemen’de Ali Abdullah Salih’in başkanlığa tekrar aday olmayacağını açıklaması, Ürdün’deki kabine değişikliği, Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın Arap Dünyası’na reform çağrıları. Cezayir’de yine bir kişinin kendisini yakmasıyla başlayan gösteriler Ortadoğu’da statükonun çatırdağını ve toplumsal iradeye dayanan yeni bir düzen inşasının kuvvetlendiğini gösteriyor.
Her ne kadarda “evrensel” değerler Avrupa dışı alanlara yaygınlaşmamış olsada modernleşmenin bir takım unsurları Ortadoğu coğrafyasında etkinlik kazanmış ve bir takım yeni kanallar açmıştır. Özellikle teknolojinin yaygınlaşmasıyla birlikte iletişim araçların gelişmesi ve artık CNN, BBC gibi enformasyon merkezlerinin monolitik ve tek yönlü bir şekilde olayları tasvir edebilmesinin imkansızlığı bizleri bir anlamda iletişim devrimiyle karşı karşıya bırakmıştır. Daha önce sadece resmi kanallar ve yarı resmi gazeteler varken şimdi yüzlerce özel Arap televizyonların olması, ki bunun başında El-Cezire geliyor, bilginin ve haberin batı ve devlet elinde tekelleşmesini kıran bir süreci beraberinde getirmiştir.
Bu ise artık topluma devlet merkezli bir enformasyon empoze etmenin önünü kesmekte ve artık toplumların kendilerine anlatılanlardan farklı bir dünya olduğunun anlayabilme imkanı sağlamaktadır. Diğer bir ifadeyle, gerçekleşen iletişim devrimi ve bilgi ve haber kaynaklarının çeşitlenmesi Batı’nın güçlü medya kurumlarının inşa ettiği diskura bir meydan okuma fırsatı açmakta ve enformasyon akışının tersine çevrilmesine ivme kazandırmaktadır.
Dahası Twitter ve Facebook gibi sosyal paylaşım ağları artık sıradan bir vatandaşın bile yaşadığı ve şahit olduğu olayları insanlarla paylaşabilmeyi ve aynı zamanda kendi hikayesini ve diskurunu herhangi bir sansüre ve filitreye maruz kalmadan anlatabilme imkanı veriyor. Artık sıradan bir vatandaş bu sosyal paylaşım ağlarıyla güçlü olmaksızın devletin anlattığı hikayeye meydan okuyabiliyor. Bu meydan okuma ise beraberinde bir direnç bilinci ortaya çıkartıyor. Özellikle Tunus ve Mısır olaylarında Facebook ve Twitter’da paylaşılan videolar insanların direnç bilincini daha fazla keskinleştirmiş ve direniş kültürünün kitleselleşmesine neden olmuştur. Bu direnç kültürünün içselleşmesi ise Arab rejimlerinin sürdürülebilirliliğine temelden sarsan bir etki yaratmış ve manevra alanlarını çok ciddi anlamda daraltmıştır.
Kısacası, bütün bu noktaları birleştirdiğimizde ortaya çıkan tabloda Batı merkezli küresel düzenin üretmiş olduğu “güvenlik ve “istikrar” yapıların bir kırılma ve meşruiyet bunalımı ile karşı karşıya olmasıdır. 20. yüzyılın başlarından itibaren bugüne dek süre gelen düzende İslam coğrafyasındaki ham madde ve kaynakların kullanımı ve küresel sistemin sömürgeci yapının ihtiyaçlarına göre planlanması ekonomik kaynaklar ile yerel ihtiyaçlar arasındaki bağı koparan yoğun bir ekonomik yabancılaşma sürecini beraberinde getirmiştir. Bu ekonomik yabancılaşma ise adalet travmasını derinleştirmiş ve bölge halkının siyasi, ekonomik ve kültürel ihtiyaçlarının otoriter yapılarla küresel sistemin dışında tutulmaya çalışılmıştır.
Bu dışlanmayı güvenlik, istikrar ve “radikal” İslam parametreleriyle kavramsal bir zemine oturturmaya çalışan ve bölgedeki olağanüstü hal kültürünü düzenin parçası haline getiren cari küresel düzen paradoksal bir şekilde ürettiği teknolojik imkanlarla kendi düzenindeki adaletsizliği gözler önüne sermiştir. Bugün bölgede yaşadığımız bu toplumsal patlama ve meydan okuma sadece bölge içi bir meydan okuma değil aynı zamanda cari küresel düzenin “evrensel” değerlerinin uygulamada ne kadar yerel ve seçici kaldığının çifte standardını gösteren bir çatlaktır.
“Evrensellik” ile jeoekonomik ve jeopolitik çıkar arasındaki sıkımış olan Batı ise kendi değerleriyle psiko-sosyo ve ontolojik düzeyde bir hesaplaşmayla karşı karşıya. Süngülerle taht yapıp üzerine oturmaya çalışan cari düzenin artık insan hakları, adalet ve özgürlük ilkelerini yok sayıp bir “güvenlik” ve “istikrar” oluşturamayacağı bir döneme girdiğini söyleyebiliriz.